Bölüm I 2018-12-27T04:02:07+00:00

“Duvardaki o pandüllü saatin gittiğini ve saatin izinin duvarda kaldığını, bunun bana bir hüzün verdiğini anımsıyorum.”

Mengü Bey’in annesi Naime Hanım’la babası Muhlis Bey, son Osmanlı kuşağındandır. Savaşlar, göçler ve hastalıklardan dolayı, hem ailelerinin bütün fertlerini hem de malvarlıklarını yitirmişlerdir. Kurtarıcı olarak “Gazi”yi baştacı etmekle birlikte, geçmişle bağlarını koparamazlar. Gençliklerinde yaşadıkları daha farklı ve rahat bir yaşam kişiliklerine damgasını vurmuştur. Yaşamlarını kazanmak için gereken beceriden ve kişilik yapısından yoksundurlar. Muhlis Bey’in gitgide kendini içkiye vermesi, Naime Hanım’ınsa oğulları Mengü ve Cüneyt’i yetiştirmek için binbir çaba içerisinde kendini tüketmesi hazin öyküsüdür bu geçiş dönemi kuşağının.

Mengü Ertel 16 Mart 1931’de İstanbul, Üsküdar’da doğar. Çocukluğu Üsküdar Toptaşı ve Kadıköy Yeldeğirmeni’nde geçer.

Video kaynağı: British Movietone

Büyükbabası Ali Rıza Bey, Denizli’li varlıklı bir ağanın oğlu ve alaydan yetişme bir binbaşıdır, amcası Vasıf Bey babası gibi asker olurken, babası Muhlis Bey ise Evkaf’ta şeftir.

Annesi Naime Hanım ise 1900 yılında Şam’da doğar ve Selanik’te yetişir. Naime Hanım’ın ailesi daha sonra İstanbul’a gelerek, Zeyrek’e yerleşir.

Mengü Ertel’in amcası Vasıf Bey gibi, dayısı Sadi Bey’de genç yaşta savaşta yitirilir. Naime Hanım da ailesini genç yaşta yitirince evlatlık kardeşi ile birlikte kalır.

Naima Hanım ve Muhlis Bey yakıştırmayla usulü ile evlendirilir. Mengü Ertel kendini bildiğinde, ailesi son Osmanlı döneminin çalkantılarında iz bırakmadan kaybolmuştur.

“Ben ne anne tarafından, ne baba tarafından akrabası olan, yani yaşayan akrabasıyla karşılaşabilme fırsatı olmayan bir çocuktum: Yitirilmişti hepsi.”
MenguErtel_Cocukluk_06_MuhsinBey

Mengü Ertel, babası Muhlis Bey’i anlatırken, yitirilmiş bir İstanbul’la birlikte, yitirilmiş bir Osmanlı tipi canlanır gözümüzün önünde:

“Babam, bütün mal varlığını satarak hayatını sürdüren bir Osmanlı. Evkaf’ta memurdu, şefti daha doğrusu. Annem biraz takılırdı ‘Kâtibim’ diye. Reye pantalon giyer, köstek, monokl, kelebek gözlük takardı. Şiire ve yazıya, yani hata düşkündü. Bir Mevlevilik tarafı olduğunu ve Abdülbaki Gölpınarlı’nın ahbabı olduğunu zannediyorum. Doğancılar’daki tekkeye giderdi. Tiyatrocularla da ilişkisi olduğuna dair anılar var. (…)
Babam daha çok evin dışında yaşayan bir insandı. Mesafeli, ‘siz’ der, ‘Beybaba’ diye hitap ederdik. Zaten içkici olduğu için çoğunlukla biz yattıktan sonra gelirdi. Evkaf’tan ayrıldıktan sonra, Mimar Sinan Çarşısı’nın içinde bize ait olan dokuz dükkânı satarak ekonomisini yürüttü, sonra da ortada kaldı. Bundan sonra Denizcilik Bankası’na girip, gemilerde kâtip olduysa da, kısa bir süre sonra rahatsızlanarak vefat etti.”

Kocasının sağlığında da, ölümünden sonra da ailenin yükünü taşımaya çalışan Naime Hanım’ın, İkinci Dünya Savaşı yıllarında da zorluklar yaşamaktadır.

“Annemin bir dönem terzilik yapmaya kalktığını, gece yattığımda dikiş makinesinin sesini işittiğimi anımsıyorum. Deniz Yolları’nda çalışırken de daireden dönüşünü. Ben sokakta oynarken vapurdan çıkıp da, elinde zembille geldiğini bir resim olarak anımsıyorum. (…)
Bizim kuşak hemen hemen oyuncaksız büyümüştür. Toprak bilyeler, bir de gazoz şişesinin içinden çıkan bilyeler vardı. Onun dışında oyuncaklarımızı kendimiz yapardık. Aşık kemikleriyle oynardık.” (…)
“Çöküşü çok iyi anımsıyorum. İlk satılan eşyalardan bir tanesi olan pirinç kesme karyolanın evden gittiğini, karanlık suratlı adamların onu taşıdığını, anneme birtakım paralar verdiklerini, ondan sonra annemle babamın yer yatağında yatmaya başladıklarını anımsıyorum. Duvardaki o pandüllü saatin gittiğini ve saatin izinin duvarda kaldığını, bunun bana bir hüzün verdiğini anımsıyorum. Büfenin evvela içindekilerin gittiğini, derken bakırların tartılarak satıldığını, sofranın küçüldüğünü yani yemeklerin porsiyonlarının azaldığını anımsıyorum. Babasından kalmış birtakım eşyalar gittiği zaman annemin ağladığını anımsıyorum. Tam bir geriye dönüş, düşüş, çöküştü.”
“Evin misafir odasında pandüllü büyük bir saat vardı. Vitrin ve büfeyse, evin genel tevazuuna pek uymayan eşyalardı. Bu Avrupai eşyalar, babamın saraylı anneliğinin çeyizi olsa gerek. Mutfakta bir masa vardı, orada yemek yediğimizi hatırlıyorum. Kışları ise yukarıda soba yandığı için, üzerine örtü serilen bir hamur tahtası yemek masası olarak kullanılırdı. (…) Üsküdar’da içinde bulunduğumuz ortam fakir bir ortamdı. (…) Kapalı duran misafir odası çocuklara yasaktı. Misafirin geleceği gün, kanepelerin üzerindeki örtüler kaldırılırdı. Misafir gününde sakız tatlısı ikram edilirdi. Bir gümüş tepsinin içine dantelli, elişi bir örtü konur, üzerine zarflı bardaklar, gümüş kaşıklar yerleştirilir.”
“Üsküdar’dan sonra Yeldeğirmeni’nde oturduk. Daha çok ekalliyet ağırlıklı bir mahalleydi orası. Ekonomik durumumuz herhalde daha kötüleşmişti. Bir Museviye ait olan bir evin çatı katında oturduk. Annemin arkadaşlık ettiği kadınlar memur ailelerin eşleriydi. Biraz yabancı duruyorduk mahallede oturanlara. Selamlaşılıyordu, konuşuluyordu ama gidip gelmeler yoktu.”

Mengü Ertel, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Milli Şef döneminin çirkin yüzünü şu cümlelerle anlatır.

“Ortaokul sıralarında biz bir grup Türk çocuktuk. Yahudi çocuklar bizi uzaktan görünce kaçarlardı. Tam Alman faşizminin ağırlıklı olduğu dönemdi. ‘Yahudi taşlamaya gidelim’ derler, havraya gider camları kırarlardı. Ben iştirak etmez ve engellemeye çalışırdım. (…) Tramvayda, ‘pis Yahudi’ diye bağırıldığını, birisinin diğerine, ‘o gâvurdan alma’ dediğini, ama bir yandan da bakkal Madam Ester’den veresiye alındığını, ona borçlanıldığını, ondan kaçıldığını.”

Çok farklı bir kuşağa ait. Bütün çelişkileriyle bir Cumhuriyet çocuğu:

“Ben şanslı görürüm kendimi, çünkü kitabın içine doğmuşum. Fakat doğduğum kitaplığın içinde benim okuyabileceğim hiçbir şey yoktu. Hepsi eski Türkçeydi. Daha sonra çeşitli nedenlerle nüfusa gittiğimde, nüfus kaydımızın da yarı eski Türkçe, yarı yeni Türkçe olduğu ortaya çıktı. İşte böyle bir kuşağın çocuğu olarak hayata başladım.” (…)
“Ben halkevlerinin büyük çapta etkilediği bir kuşağın çocuğuyum. Bir çevre edinmem, yeni insanlar tanımam halkevi sayesinde olmuştur. Ortaokulda ders çalışmaya Kadıköy Halkevi’ne gidiyorduk arkadaşlarla. Evlerimiz soğuktu, bir arada çalışıyorduk ve orada ‘ağabey’ denilebilecek birtakım insanlarla tanıştığımı anımsıyorum. Bir de kütüphane vardı. İsmini söylerdiniz, kitabı verirlerdi size. Kartoteksi ilk defa orada görmüştüm. Orada ciltçilik kursu aldım ve kitap ciltlemeyi öğrendim.”
  • MenguErtel_01_Cocukluk_14_Uskudarda
  • MenguErtel_01_Cocukluk_Okulda

Mengü Ertel, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş dönemini yaşamış bir ailenin çocuğu olarak, emperyalizme karşı verilen bağımsızlık savaşından sonra kurulan ulus devlet ortamında dünyaya gelmişti. Yeni dönemin eğitim müfredatıyla bir cumhuriyet çocuğu olarak yetişirken, yüzünü Batı dünyasına çevirmiş olan Türkiye’deki toplumsal dönüşümün tüm sancılarına yaşamı boyunca yakından tanık olacak ve olayların izlerini taşıyacaktı.