Bölüm II 2018-12-27T08:31:25+00:00

Anneme söyledim Akademi’ye gireceğimi. “Oğlum, ressam olup da sürüneceksin, deli misin” dedi bana.

Ortaokulu bitirene kadar yaşamı Bostancı, Kadıköy ve Çamlıca gibi semtlerde geçen Mengü Ertel, Akademi’ye ortaokulu bitirdikten sonra girdi. O dönemde Güzel Sanatlar Akademisi’nde eğitim, yüksek öğrenimle birlikte liseyi de kapsamaktaydı. Süsleme Sanatları Bölümü’ne yazıldı. Bir yıl hazırlık okuduktan sonra da Kumaş Deseni, Afiş ve İç Süsleme Sanatları’ndan oluşan dallardan, İç Süsleme Sanatları Atölyesi’ni seçerek öğrenimine devam etti.

Ortaokulda 8-9 kırıklı karneler getiren gayet kötü bir öğrenciydim. Resmim 10’du, edebiyatım 10’du, gerisi 1, 3, 5… Balıkçı Saim diye bir resim hocamız vardı, Akademi mezunu bir adam. “Oğlum” dedi, “sen adam olamazsın, pek tahsil mahsil yapamazsın, gel ben seni Akademi’ye göndereyim”. O zaman ortaokuldan alıyorlardı.
Anneme söyledim Akademi’ye gireceğimi. “Oğlum, ressam olup da sürüneceksin, deli misin” dedi bana. Bir akraba vardı, Bedia Güleryüz -Mehmet Güleryüz’ün halası- ilk kadın ressamlardan, bugün de yaşıyor. “Bedia ablan oldu da ne oldu; sürünüyor” dedi. Ben şartlandım “resimden para kazanılmaz” diye.

Akademi’deki ilk yılında, Heykel ve Resim Bölümü’ndeki öğrenci arkadaşlarından Kuzgun Acar, Aloş (Ali Teoman Germaner), Fikret Otyam ve Orhan Peker’den oluşan grubuyla Beyoğlu’nun müdavimi oldu.

Daha sonra, Akademi’deki eğitimin kendisine pek katkıda bulunmadığını, asıl okulunun Beyoğlu ortamındaki entelektüel çevrenin devam ettiği meyhaneler olduğunu ifade edecektir.

“Akademi öğrencisi olduğum 1950 yıllarından bu yana gözlemlediğim Batı öykünmeciliği birkaç Alman ve İsviçre kaynaklı uluslararası derginin sayfalarında gördüğümüz örneklerle oluşurdu. Bizlerden biraz önceki kuşak o günlerin geçerli afişçileri Cassandre, Colin, Carlu, v.b. ustaların yapıtlarındaki anlayış ve teknikleri benimsemişlerdi. Temiz, lekesiz fonlar sürmek, trilinle düzgün çizgiler çizmek, yazıları kopya edip yazmak keramet sayılırdı. Beyin değil, bilek gücü gerekliydi iyi bir afişçi sayılabilmek için.”

Böyle iç içe, kol kola içerler, ay başlarında polisler ısmarlar, ay sonlarında komünistler ısmarlardı.

“1950 yılıydı. Kadıköy’de oturuyordum. Edebiyat Fakültesi’ne giden arkadaşlarım Kamuran Yüce ve Şükran Güngör, aynı zamanda Muhsin Ertuğrul’un kurduğu Küçük Sahne’de tiyatro yapıyorlardı. Onlarla birlikte tiyatroya gidiyorduk. Altan Erbulak hem Akademi’den arkadaşımdı hem de tiyatro meraklısıydı, Münir Özkul’la da Küçük Sahne’de arkadaş olduk. İster istemez tiyatro atmosferine girdim. Onların gittiği meyhaneye gidiyordum. (…)”
“18-19 yaşındaydım ama iriyarı olduğum için yaşımdan büyük gösteriyordum. Lambo’nun Meyhanesi’ne giderdik. Çok matrak bir yerdi. Genişliği 1,5 metre, uzunluğu 2,5 metre, tezgâhın genişliği de 30 santim kadardı. Lambo arkadaki raftan bir şeyler alıp müşteriye vermek için tezgâh boşluğuna enine girer ve içki servisi yapardı. Müşteriler de sıra sıra dururdu. En önde birinci sırada babalar Cahit Irgat, Melih Cevdet, Orhan Veli’ler; ikinci sırada Mücap Ofluoğlu ve tiyatrocu arkadaşları; üçüncü sırada ise biz gençler vardık. Bize oturmak kısmet olmazdı. Hep ayaktaydık. Hayatımız Küçük Sahne ve Lambo arasında geçiyordu.(…)”

Onun için tuttuğun yolu beğeniyorum ve parayı tepmekle delilik ettiğine inandığım halde yine sana (DELİ) diyemiyorum.

Muhsin Bey onu, sahne çalışmaları için Almanya’dan gelen dekoratör Kurt Halleger’in yanına verdi. Çok yönlü birikiminin oluşmasında, özellikle sinema sanatını tanıması ve sevmesi açısından, İlhan ve Aydın Arakon’un yanında sinema oyunculuğu ve dekoratörlük yapmasının da hatırı sayılır katkıları vardır.

Bu yıllarda, Akademi’de hocası olan ünlü yazar Ahmet Hamdi Tanpınar, onu ve okul arkadaşı –Türkiye’nin ünlü heykeltraşlarından biri olacak– Kuzgun Acar’ı Adalet Cimcoz ile tanıştırdı. Adalet Cimcoz, 1950’lerin başında Türkiye’deki ilk ciddi galeri olan Maya Sanat Galerisi’ni açan, tanınmış bir seslendirme sanatçısıydı. Cimcoz, Kuzgun Acar’a şapka vitrinleri için mankenler yaptırıp, sesini beğendiği Ertel’i de dublaj işinde çalışması için ağabeyi Ferdi Tayfur’a gönderdi.

“Bir gün tiyatro çıkışında Muhsin Bey’i izlemeye başladım. Yürüyerek Beyoğlu’na geçtik ama bir türlü yanına yaklaşmaya cesaret edemiyordum. Vapurda yanına oturdum, inmek için Muhsin Bey ayağa kalktı. Bir cesaret “hocam” dedim, “ben Küçük Sahne’ye girmek istiyorum.” Muhsin Bey, “Yarın sabah gel” dedi. Çıraklığım ve dostluğum böyle başladı ve sürdü.”

Gençler orada bir ocak gibi toplanıyorlar, meyhanelere gidilmeden önce oraya geliniyordu.

Maya Sanat Galerisi, 1950 yılında Adalet Cimcoz tarafından kurulmuştur. Beyoğlu Kallavi sokakta açılan galeri kısa sürede bir kültür ve sanat merkezi haline gelmiştir. Adalet Cimcoz’un güçlü kişiliği ve dönemin önde gelen ressam , yazar, şair vb. dost ve arkadaş grubunun desteğiyle Maya, ülkenin ilk uzun soluklu özel sanat galerisi olmaya başlamıştır.

1955 yılına kadar açık kalan galeri bu süre zarfında, birçok ilke imza atmıştır. Ülkede daha önce denenmemiş olan sergiler düzenlemiş, yalnız plastik sanatlar değil edebiyat, fotoğraf, karikatür gibi sanat dallarında da yer verilmiştir. Maya Sanat Galerisi’nin, Türk kültür ve sanat dünyasına en büyük katkılarından birisi de kapılarını genç sanatçılara sonuna kadar açmasıdır. Sanat tarihine sonraki yıllarda adını altın harflerle yazdıran birçok sanatçı, ilk sergilerini Maya’da açmışlardır. Adalet Cimcoz’un gençlere olan inancı ve güveni, onlara, dönemin ustalarıyla galerinin duvarlarında yan yana eserlerini sergileme imkanı vermiştir.

Mengü Ertel, varoluşçuluk felsefesi, gerçeküstücülük ve soyut sanatla ilgilenen görsel sanatçılarla bir arada olma şansını bu çevrede yakaladı.

Ahmet Hamdi Tanpınar, Bedri Rahmi devamlı oradaydılar. Onlar iskemlede oturuyor, biz de yere çöküyor, onların sohbetini dinliyorduk. Katılıyor, didişiyor, karşı çıkıyor yahut da alkışlıyorduk. Şairler ceplerinde şiirleriyle gelir, en yeni şiirlerini okurlardı. Bir Edip Cansever’i, bir Cemal Süreya’yı, bir Bedri Rahmi’yi dinlersiniz. Ahmet Hamdi Tanpınar, sohbetine doyum olmayan, plastik sanatlardan çok iyi anlayan biriydi.
Olayı bir hüner, bir resim yapma, boyama hikâyesinden çıkarıp, kültürel bir boyut kazandıracak entelektüel düzeyi orada bulmak mümkündü. Belki bir seminer veya konferans disiplini yoktu ama, çok şey aktaran, bilgilendiren, heyecanlandıran, yeni bir şeyler yapma duygusu uyandıran bir ortamdı.
“Gençler orada bir ocak gibi toplanıyorlar, meyhanelere gidilmeden önce oraya geliniyordu. Orada Sait Faik’i tanıdığımı anımsıyorum. Bütün kitaplarını okumuştum ve müthiş seviyordum. Adalet Cimcoz tanıştırdı. Sait Faik’in elini sıkarken diz kapaklarımın titrediğini hissediyordum, o kadar heyecan duydum.”

Nâzım Hikmet defterlerde el yazısı olarak elden ele geçiyordu. O aldığınızı siz el yazısıyla tekrar başka bir yere geçirebilirseniz geçiriyordunuz.

Arkadaşları Turhan ve İlhan Selçuk’un çıkardığı Kırkbirbuçuk dergisinde “Satılmış” mahlasıyla mizah şiirleri, Dolmuş ve Yeni Ufuklar dergilerinde de hikâyeleri yayımlandı. Önceleri CHP’nin baskıcı tek parti icraatlarına karşı çıkarak özgürlüklerin önünü açmayı vaat eden Demokrat Parti’yi desteklerken, 1950’de bu partinin iktidar olmasıyla, devletin entelektüeller üzerindeki yoğun baskısının devam ettiğine, yine bu ortamda şahit olacaktı.

“Nâzım Hikmet defterlerde el yazısı olarak elden ele geçiyordu. O aldığınızı siz el yazısıyla tekrar başka bir yere geçirebilirseniz geçiriyordunuz. Baskılı Nâzım Hikmet kitapları, kapakları sökülmüş olarak, hatta başka bir romanın kapağı geçirilmiş olarak ciddi bir suç unsuru gibi saklanıyordu. ”
Ciddi bir baskı, sola bulaşmış diye tabir edebileceğimiz insanlardan korku vardı. Onlar toplum dışına itilmişlerdi, arkadaşlıkları bile kapalı devre içinde oluyordu. O zamanlar dışarda kalanların içerde olanlardan utandıklarını, içerden çıkanların da bir nevi onurlu insanlar olarak çıktıklarını ve bunu bir rütbe gibi taşıdıklarını biliyorum. Ama aynı insanlar Beyoğlu’nda karşılaşıldığı zaman, kaldırım değiştirilerek sollanıyorlardı.

Meyhanede komünistlerle polisler bir arada otururlardı. Bir komünist oturur, yanına bir polis oturur, yanına bir komünist daha oturur, bir tane daha polis oturur. Böyle iç içe, kol kola içerler, aybaşlarında polisler ısmarlar, ay sonlarında komünistler ısmarlardı. Ve hikâyeler anlatılırdı bunlar hakkında. Bir tanesi bir grubu takip ediyor, ‘Hüsamettin, Ahmet, Mehmet, bana yarın söylersin nereye gittiğinizi’ diyormuş. Ertesi gün de, ‘Şu meyhaneye gittik, bu meyhaneye gittik’ diye adam söylüyormuş, öteki de raporuna yazıyormuş.

“Akademi’den çok, işte bu ortamda yaşadıklarıyla beslendiği için, çoğu zaman çekirdekten yetişmiş bir sanatçı/tasarımcı olarak nitelenen Ertel, 1953 yılında Karaköy’deki Gayret Han’da, ünlü ressam Nuri İyem’in atölyesinin karşısında, San Organizasyon adlı reklam bürosunu kurarak meslek hayatına atıldı.”